Anasayfa    ARŞİV
Kulüp Hakkında
Sporcularımıza
Takımlarımız
İstanbul Ligleri
Aroma Ligleri
Spor Okulları
Sponsorluk
Linkler
Oyunlar
Arşiv
Ziyaretçi Defteri
Sık Kullanılanlara Ekle

1  Ağustos  2010  Pazar
ChatOnline Sohbet

yvik forum




Çocuklara Söz
Geçirme Sanatı
Pedagog Ali Çankırılı


Burhan Felek Spor Salonunun yıkılarak yerine modern bir salon yapılması olayına nasıl bakıyorsunuz?

 Gerekliydi
 Yeni salon başka bir alana yapılsa daha iyi olurdu
 Fikrim yok
 Voleybol için fantezi



  anket sonucu

Hayat Denen
Oyun
Dr.Eric Berne


internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.

Arsiv
Ulaşmak istediğiniz arşiv kaydımızı aşağıdaki menülerden seçerek sayfanın sonunda inceleyebilirsiniz.
» SQUASH
» PILATES
» RAFTING
» DETOKS
OSMANLI ÇAĞINDA BOĞAZİÇİ YERLEŞMESİ


İstanbul’un topografik yapısı içinde, Boğaziçi, özgün bir yerleşme düzenini teşvik edecek özelliklere sahiptir. Osmanlı çağında bu yerleşme düzeninin gelişimini sürekli, fakat sınırlı bir yoğunlaşma olarak görüyoruz. Bizans çağında Boğaz yerleşmesinin iki öğesi vardı: a) Kentle ilişkisi olmayan küçük köyler; b) Genellikle imparator ve saray mensuplarının yaptırdıkları saray veya büyük konutlar ve manastır ve kilise gibi dini yapılar. Bu öğelerin nitelikleri açısından Osmanlı çağı ile Bizans çağı arasında büyük bir fark görülmüyor. Osmanlıların dini hayatı toplum hayatından ayrılmadığı için Bizans çağında olduğu gibi, dini yapıların bağımsız bir yoğunlaşması söz konusu olamazdı. Fakat Boğaziçi’nin kentle bütünleşmesi açısından iki çağ arasında büyük bir fark vardır. Bizans çağında küçük köylerin kentle organik bir ilişkisi olmadığı gibi Beşiktaş gibi ilk İmparatorluk yüzyıllarında oldukça gelişmiş bir bölgenin de bağımsız bir yaşantısı olduğu ileri sürülebilir. Oysa Türk çağında, 16. yüzyıldan bu yana, Boğaziçi İstanbul’un sürekli bir parçası olmağa başlamıştır.

Fetihten sonra Boğaziçi’nde ilk Türk mahalleleri, Anadolu ve Rumelihisarı içinde veya yanındaki mahallelerdir. Yapılan bir mescidin varlığına bakarak Baltalimanı’nda da bir yeni mahalle kurulduğu söylenebilir. Küçük Hıristiyan köyleri de varlıklarını sürdürüyorlardı. Arnold von Harff 1496-97’de İstanbul’u büyük bir şehir olarak tanımlar. II. Bayazıt’ın saltanatının ortalarında, yani 16. yüzyılın başında şehir nüfusu 200.0000’e yaklaşmış olmalıdır. 0 sıralarda Boğaziçi’nde büyük bir gelişme olmadığı biliniyor. Fakat Üsküdar’da 15. yüzyılın sonunda bir kaç yeni mahalle teşekkül etmiş bulunuyordu.

Boğaz sahillerinde yerleşmenin hızlanması Kanuni’nin saltanatında başlıyor. Fatihin kurduğu Tophane, Kanuni tarafından büyütülmüş, etrafına duvar çekilmiş ve yeni kışlalar yaptırılmıştı. Tophane çevresi Evliya’nın zamanına kadar yeşil, hatta mesire niteliğinde alanları kapsamakla beraber Galata surları dışından Boğazkesen’e kadar yeni mahalleler teşekkül etmeğe başlamıştır. Tophane ile Fındıklı arasındaki bölge 16. yüzyıl ortalarında bağlık ve bahçelik idi, Bu yüzyılın ikinci yarısında sahile yalılar yapılmağa başlanmış ve en önemlisi Molla Çelebi Camisi olan dört beş mescit etrafında bir iki mahalle teşekkül etmiştir. Kabataşla Beşiktaş arası boştur. Beşiktaş, Boğaz’ın Rumeli sahilinde Bizans çağındaki önemine uygun olarak en büyük mahalledir. Bunu, tarihİ önemine olduğu kadar şehir içi ulaşımındaki rolüne de borçludur: Rumeli’den Anadolu’ya geçen ulaşımın başlangıç iskelesi burasıydı. Sefere çıkan donanma da burada toplanırdı. Genellikle Kaptanpaşaların sahil sarayları da Beşiktaş’ta bulunmaktaydı. Barbaros’un türbesi ve Sinan Paşa’nın Camisi ve diğer yapıların burada inşa edilmiş olmaları bir tesadüf değildir. Şüphesiz o çağda, hatta daha sonraları buradaki yerleşmelerin şehir içi gibi yoğun değil, fakat bağlar bahçeler içinde, Evliya’nın 17. yüzyıl için anlattığı şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Sonraki devirlerin ünlü Beşiktaş saraylarının ilk çekirdeği, bu sahilde II. Selim tarafından yaptırılan bir kasır olmalıdır.

Boğaz’ın her iki yakasında da bazı köylerde Türklerin yerleşmesinin yoğunlaştığı anlaşılıyor. Bunu teşvik eden nedenlerden birisi, padişahların ve devlet büyüklerinin bu sahillerde yaptırdıkları saray, kasırlar ve büyük bahçeler idi. Kanun? devrinde Çengelköyü’nde, Kuleli mevkiinde bir saray, Kandilli’de III. Murat devrinde birkaç tane kasır, Çubuklu civarında bahçeler içinde Kanuni devrinde yaptırılmış bir kasır olduğunu biliyoruz. Beykoz’daki Hasbahçe veya Bahçe-i Amire, II. Beyazıt zamanından beri vardır. Burada yine III. Murat zamanında, İskender Paşa’nın bir kasır yaptırdığını biliyoruz. Boğaz’ın Anadolu yakasındaki köylerin bazıları, çokluk gayrimüslimler tarafından iskan edilmişti. Kuzguncuk ve Çengelköy oldukça geniş köylerdi. Anadoluhisarı çevresinde bir mahalle oluşmuştu. Kanlıca’da 16. yüzyılda büyük bir gelişme görülüyor. Boğaz’ın Rumeli yakasında Ortaköy, Arnavutköy, Bebek ve İstinye Rum köyleridir. Baltalimanı’nda Fatih devrinde kurulmuş olduğunu bildiğimiz Türk mahallesinin genişlemediği tahmin edilebilir. İstinye’ye 16. yüzyılda bir mescit yapılmış ve Türkler de yerleşmeğe başlamışlardır. Evliya Çelebi, Yeniköy’ün Kanuni’nin emri ile kurulmuş olduğu için bu adı taşıdığını yazar. Bu sahilde I. Selim zamanında içine bir kasır yapılmış olan Bebek bahçesi, II. Selim zamanında yapılmış olan Büyükdere Bahçesi ve Emirgan’da Münşeat sahibi Feridun Bey’in bahçeleri bulunuyordu.

Genel olarak 16. yüzyılda Boğazı şehrin yaşantısının bir parçası sayamayız. Beşiktaş, yeni gelişmelerin, Boğaz yönünde şehirle sıkı ilişkisi olan son noktasıdır. Bununla beraber Boğaz’a işleyen vakıf peremeler yani yolcu kayıkları olduğunu gösteren kayıtlar vardır. Bu Boğaz ulaşımının başlangıcı sayılabilir; o sırada çok önemsizdir. İstanbul’la Üsküdar arasında ise muntazam kayık seferi yapılmağa başlandığını 1565 tarihi bir belgeden öğreniyoruz. Üsküdar’da tahsis edilen hassa peremesi sadece iki tanedir. Şüphesiz özel pereme ve kayıklar da vardır. Daha 16. yüzyılda kayıkla dolmuşçuluk yapıldığı anlaşılmaktadır. .

17. yüzyılda Evliya Çelebi Tophane’yi 100 mahalleli ve 7 camili büyük bir semt olarak tanıtır. Bu sahilde Fındıklı’ya kadar boydan boya yalılar vardır. Tophane’den sonra, Salı günleri pazar kurulduğu için Salıpazarı adını alan semtte, Cihangir’le Fındıklı arasında büyük bir çarşı alanı bulunmaktadır.

IV. Mehmet devrinde, Beşiktaş Sarayı gittikçe büyüyerek önemli bir kompleks halini almıştır. Boğaziçi’nin diğer köylerinde padişahlara ve devlet büyüklerine ait bahçe ve yalılar artmış olmakla beraber, ekseri köylerde Rumlar sayıca fazladır. Türklerle meskün olan veya Türklerin çokluk olduğu köyler, Anadolu ve Rumelihisarları, Kanlıca, Beykoz, Anadolu ve Rumelikavakları ve Yeniköy’dür. Rumlar, Çengelköy, Arnavutköy ve İstinye’nin kuzeyindeki köylerde çoğunluktadır. Beşiktaş’la Kuruçeşme arasında ve karşı sahilde Üsküdar’da Ermeni mahalleleri bulunmaktadır. Yahudilerin genellikle Boğaz sahilinde kente ve birbirlerine yakın olan Üsküdar, Kuzguncuk, Ortaköy ve Beşiktaş’ta oturdukları Evliya ve Eremya Çelebilerin verdikleri bilgilerden anlaşılmaktadır. Boğaz o sırada sahilde toplanmış küçük köyler dışında doğal görünüşünü ve örtüsünü tam (olarak) korumakta idi. Burada sebze ve meyvacılıkla geçinilmekte, bazı köylerde balıkçılık yapılmaktaydı. Bu yüzyılda “Boğaziçi Uygarlığı” diye nitelenen bir konutsal yerleşme düzeni —ki bu 19. yüzyılda da devam etmiş sayılabilir— kurulmağa başlanımıştır. Büyük ve zengin ailelerin yazlık evleri şeklinde ortaya çıkan yalılar, tamamen aristokratik, fakat su ile konut arasındaki ilişki bakımından eşsiz bir çevre yaratmağa bu sıralarda başlıyorlar.

İstanbul’un sur içini bırakarak denizin kıyıları boyunca bu şekilde genişlemeğe başlaması, şüphesiz deniz ulaşımını da şehir için önemli bir faktör haline getirmiş oluyordu. Nitekim 1680 tarihli bir belgede limanda 1444 kayık ve pereme olduğu görülüyor. Evliya Çelebi, 15000 kayıkçı ve peremeci olduğunu yazar. Devlet kayık seferlerini elinden geldiği kadar kontrol etmeğe uğraşmıştır. İskelelerin tamirini 16. yüzyıldan itibaren devlet yapıyordu. Kayıkçı ve peremeciler belli iskelelere bağlı idiler. Belli sayıda kişi ve ücret almak zorunda idiler. Şüphesiz uygulama bu esaslardan çok farklı cereyan ediyor, bu yüzden her seferinde yeni kararlar ve cezai hükümler alınmak zorunda kalınıyordu. Bizans çağında şehir surlarla çevrili, fakat günlük eylemleri karada geçen bir yaşantıya sahipti. Oysa, 17. yüzyıldan sonra deniz yolu kent yaşantısının önemli bir faktörü haline gelmeğe başlamıştır.

17. yüzyıl İstanbul’u, bizim 18. yüzyıl sonunda ve 19. yüzyılda İstanbul’a gelen seyyahların gravürlerinde gördüğümüz İstanbul değildir. Bu yüzyılın ortalarına kadar kara surlarının ayakta durmasına çalışılmıştır. Bu surlar içindeki kenti, İstanbul’a 1678’de gelen Cornelis de Bruyn bahçeler, serviler, tepeler, renk renk evler, köşkler ve kubbelerle tanımlıyor. Bu yüzyılda Boğaz yerleşmesi yoğunlaşmağa devam etmiştir. Boğaz köyleri camilerin çoğunun ilk yapım tarihleri 17. yüzyıla dayanmaktadır. M. Aktepe, II. Ahmet devrinde başlamak üzere şehre yapılan göçleri durdurmak için bütün yüzyıl boyunca çıkarılan fermanlara ve belgelere dayanarak şehrin nüfusunun devamlı arttığı kanısındadır. Celali isyanlarından sonra Anadolu’dan İstanbul’a göç artmış ve kentli, banliyölere çıkmağa başlamıştır. I. Mahmut devrinde yapılması düşünülen Sapanca-İzmit Körfezi kanalı, İstanbul’un iaşesini kolaylaştırmak amacıyla gerçekleştirilmek istenen bir projedir. Çoğu kere evsiz barksız takımının başkentten uzaklaştırılması istenmiştir. Sur dışına çıkışın nedenlerinden biri de bu olabilir. Buna ek olarak şehrin su tesislerinin de şehir içinde daha fazla yoğunlaşmaya imkan vermediğini kabul etmek gerekir. 18. yüzyılda I. Mahmut Belgrad ormanlarındaki Bahçeköy tesislerini Beyoğlu yakası için gerçekleştirmiştir. Taksim’deki merkezden 40 kadar çeşme ile Kasımpaşa, Galata, Tophane ve Fındıklı’ya su verilmesi, Üsküdar’a III. Ahmet devrinden itibaren sürekli olarak yeni su getirilmesi, aynı eğilimleri gösteren gözlemlerdir. Zaten 18. yüzyıl seyyahlarının gezi notları özellikle Boğaz’ın şehir içinde kazandığı önemi açık olarak göstermektedir. Bunun yabancı gözlemcilerin dikkatini çekecek bir ölçüye ulaştığı görülüyor. G. A. Oliver 1793’te banliyölerin iskan edildiğini ve Boğaziçi bağ ve bahçelerinin tahrip edildiğini yazmaktadır. Fakat Boğaz’ın kendine özgü yerleşme düzeni de 18. yüzyılda ortaya çıkmış bulunuyor.

III. Ahmet’in saray mensuplarının, Salıpazarı’ndaki Emnabad’dan başlayarak Bebekteki Hümayünabad’a kadar sarayları, Boğaz kıyılarına sıralanmıştı. Kandilli Köşkü de yeniden tamir edilmiştir. A. Refik, Üsküdar’daki sahil köşk ve saraylarının (sayısının) yüzü bulduğunu yazar. Çok büyük alanlar kaplayan bu saraylar genellikle iki, bazan tek katlı pavyon veya köşklerden meydana gelen komplekslerdi. Madame Montague Üsküdar’daki Ayşe Sultan sarayının ilgi çekici bir deskripsiyonunu yapmaktadır.

Boğaz iskanı özellikle I. Abdülhamit’in saltanatıyla daha da yoğunlaşıyor. Beylerbeyi’ndeki IV. Murat sarayının 17. yüzyıl ortasında yıktırılıp arsasının halka satılmasından sonra, köyün gelişmeğe başladığı ve 1779’da I. Abdülhamit tarafından sahildeki caminin yapılmasından sonra Kuzguncuk ve Çengelköy’ün gayrimüslim köyleri arasında bir Türk mahallesi olarak Beylerbeyinin önem kazandığı anlaşılıyor. Yine IV. Murat zamanında Emirgüne Han oğlunun yerleştiği yerde bir cami ve çeşme yaptırarak bir mahalle kurulmasını emreden, I. Abdülhamit’tir. Aynı padişahın Büyükdere’de, sahilden arkadaki mesire yeri olan Kırkağaç’a kadar bir yol yaptırmış olduğunu öğreniyoruz.

Beyoğlu bir yandan Kasımpaşa ve Balıkpazarı bölgelerine doğru gelişme gösterirken Boğaz tarafından Boğazkesen’de ve Cihangir’de Tophane ile birleşmiştir. Aynı şekilde Fındıklı’nın da, sahildeki büyük yalılar dizisinin arkasından Ayazpaşaya doğru çıktığı anlaşılıyor. Teşvikiye’de, yüzyıl sonlarında bir cami yapılmasına bakarak Beşiktaş’taki yerleşmenin yukarıya doğru uzanmaya başladığı kabul edilebilir. Şüphesiz bu gelişmelerin seyrek, bahçeli-kırsal yerleşme karakterini bir ölçüde koruduğu kabul edilmelidir.

Halil Paşa’nın Taksim’de 1780’de yaptırdığı Topçu Kışlası ve şehrin daha uzak yerlerine, örneğin Kuleli’ye, Ayazağa’ya yaptırılan kışlalar, şehrin gelecekteki fizyonomisini etkileyecek gelişmeleri hazırlıyorlar. Çünkü bu yapıların büyük bir kısmı eski Hasbahçeler, Saraylar yıkılarak onların yerine yapılmış ve 19. yüzyılda da yerlerini daha değişik stillerde başka kışlalara bırakmışlardır. III. Selim’in saltanat yıllarında Boğaziçi, yerleşme düzeni açısından Osmanlı kültürünün ve sosyal ve ekonomik yapısının özelliklerini yankılayan, mimari üslüp açısından Batı ile geleneği bir arada kullanan bir görünümle karşımıza çıkar.

Doğal verilerle insan yapısı çevre arasında kurulan ilişkiler açısından kolay erişilemeyecek bir nitelik gösteren bu Türk yerleşmesini, III. Selim’in kardeşi Hatice Sultan’ın mimarı olan Melling’in gravürleriyle çok yakından tanıyoruz. Bugünkü koşullarda sosyal açıdan böylesine tek yönlü bir Boğaziçi yerleşmesi olanağı ve tasarımı söz konusu olmakla beraber, özel bir kültür açısının ürünü olarak bu yerleşmeyi heyecan verici bir mimarlık ve kent düzeni aşaması olarak belirtmek de doğru olur.

İstanbul’un 17. ve 18. yüzyıllarda nüfusunun mütemadiyen artmadığı, II. Mahmut zamanında yapılan bir nüfus tahririnden anlaşılmaktadır. Rus seferi dolayısıyle ekmek vesikası vermek için yapılan bir yazımda, İstanbul, Galata ve Üsküdar’ın toplam nüfusu, Lütfi Tarihi’ne göre 359.000’e çıkmıştı. Bunun bütün şehir için 400.000—500.000 civarında olduğu kabul edilebilir.

Moltke’nin hazırladığı 1837 tarihli bir İstanbul haritasında Boğaz’ın Rumeli kıyısında, Kabataş’la Taksim arasında çekilecek bir çizginin, yani bugünkü Kazancı Yokuşu’nun batısının dolmuş olduğu görülmektedir. Kabataş ile Dolmabahçe arasındaki sahilin arkası henüz iskan edilmemiştir. 19. yüzyılda Boğaz kıyılarının yeni mahallelerle dolması devam etmektedir. Bu yerleşme İstinye’den sonra Kalender’e kadar ince bir sahil şeridi şeklinde devam etmektedir.

1851 tarihli bir haritada Üsküdar’ın Tunusbağı’ndan öteye gitmediği görülüyor. Bu sınır, bir yüzyıl önceki sınırdı. Rumeli yakasında Gümüşsuyu kışlası ile Kabataş arasında da yeni mahalleler gelişmeğe başlamıştır.

Boğaz’ın saray ve devlet erkanı için önemi 19. yüzyılda gittikçe artmıştır. Buna paralel olarak Boğaz ulaşımı da daha çok önem kazanmıştır. II. Mahmut’tan itibaren surlar içindeki sarayların itibarı azalmıştı. Eski saray çoktan gözden düşmüştü. II. Mahmut yazları uzun bir süre Beşiktaş sarayında kalıyordu. II. Mahmut’un saltanatının son yıllarında Boğaz’da Rus ve İngiliz gemileri halkı taşıyorlardı. ilk defa 1844’de hükümetin “Fevaid-i Osmaniye” adı altında meydana getirdiği kuruluşlar, sadece yaz aylarında ve kalabalık köylere olmak üzere Boğaz’a iki vapur tahsis etmişti. 1845’ten sonra ilk yazlı kışlı sefer Üsküdar’a başlamıştır. Aradan beş yıl geçtikten sonra, Üsküdar’a günde dörder sefer yapan iki gemi ayırmak zorunluluğu ortaya çıkmış bulunuyordu. Şirket-i Hayriye bütün devlet büyüklerinin çabası ve katkısı ile 1850’de altı vapurla kurulmuş ve 1859’da buna altı vapur daha eklemek zorunda kalınmıştır. 1858’de Kabataş’la Üsküdar arasında ilk araba vapuru seferi yapılmıştır. Bunların sayısı üç yıl içinde dörde çıkmak zorunda kalmıştır.

Tanzimat’ın ilanından sonra Abdülmecit ve Abdülaziz, bugünün İstanbul’unun görünüşünü etkileyen ve Avrupa başkentlerinin krali havasını Osmanlı başkentine getiren geniş bir saray inşaatına girişmişlerdir. Bu sarayların birincisi, Abdülmecit’in 1853’de, eski Beşiktaş sarayının kalan kısımlarını yıktırarak arsasına yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’dır. Ahşap Küçüksu Kasrı da, onun tarafından 1857’de yeniden inşa ettirilmiştir. Abdülaziz, bunlara 1865’de Beylerbeyi ve 1874’de Çırağan saraylarını katmıştır. Bu saraylarla beraber sultanlar tarafından karışık stillerde başka sahil sarayları da inşa edilmiştir. Geçen yüzyılın Boğaz’a dönük gelişmesi, böylece Boğaziçi’nin küçük boyutlu konut yapılarıyla rahatsız edilmeyen doğal karakterini ortadan kaldırıyordu. Bu saraylara Bezmialem Sultan’ın başlattığı ve oğlunun 1853’de tamamlattığı Dolmabahçe camisini, Çırağan’da Mecidiye camisini ve Ortaköy camisini de katmak gerekir. Kırım Savaşı sırasında kentin başlıca sayfiyesi Boğaziçi olmuştu.

Bugün olmayan Taksim Kışlası, Taşkışla, Gümüşsuyu Kışlası ve yeniden yapılan Maçka Silahhanesi, Abdülaziz devri yapılarıdır. İstanbul’un büyük fedakarlıklar pahasına da olsa bir modern İmparatorluk merkezi olduğunu ispat etmesine ihtiyaç vardı. Eski İstanbul’un yok olması ve yerine yenisinin gelmesi, o günden bu yana önüne geçilmez bir akıbet olarak görülebilir.

İstanbul’a batılılaşmayla beraber yeni kent örgütlenmesinin araçları da mal edilmek isteniyordu. Bu yüzyılda yapılan büyük ulaşım projeleri içinde Boğaz’la ilgili olanları da ilginçtir. Bunlardan biri, 1900’de bir Fransız mühendisi olan Anodin’in Kandilli-Rumelihisarı veya Sarayburnu-Üsküdar arasından geçerek Rumeli ve Anadolu demiryollarını bağlayacak Boğaz Köprüsü teklifidir. Yine 1900’de, Hisarlar arasında yapılması düşünülen ve Hamidiye Köprüsü adını taşıyacak bir egzotik köprü projesi Padişah’a takdim edilmişti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce şehrin Boğaziçi, Beyoğlu ve Kadıköy yönlerindeki büyümesi devam etmiştir. Cumhuriyet devrinde de görülen bu eğilimle, surlar içinde toplumun üst tabakalarını barındıran mahallelerin yerini, yavaş yavaş kozmopolitleşen idari sınıfların da yerleşmeyi tercih ettikleri Kadıköy, Harbiye, Şişli almağa başlamıştır. Bununla beraber 1873’de Tünel tamamlanıp Beyoğlu caddesinden Atlı Tramvay işletildiği halde 1896 tarihli bir şehir haritasında Ayazpaşa, Pangaltı, Osmanbey, Bomonti, Şişli ve Maçka’nın henüz bostanlarla kaplı olduğu görülmektedir. Fakat 1913’de ilk elektrikli tramvay Şişliye kadar uzanmıştır. Beşiktaş’ın büyümesi, Abdülaziz zamanında kurulan Vişnezade mahallesiyle başlamış ve Yıldız’ın önem kazanmasından sonra, artarak Maçka’nın altından Dolmabahçe ve Teşvikiye’ye doğru sırtlara yayılma ve Ihlamur çevresinin konaklarla dolması bu sıralarda meydana gelmiştir. Akaretler, bu son devrin tipik bir konut dizisidir. Bu bölgede yerleşmenin yayılmasında büyük kışlaların negatif bir rol oynadığı ileri sürülebilir. Gerçekten de Gümüşsuyu Kışlası ve altında “İstabl-ı Amire”, Taksim Kışlası Maçka Kışlası ve Harbiye çevresi, Beyoğlu yakasının birçok bölgelerine nazaran daha yavaş gelişmiştir.

Üsküdar, 1900’lerde Bağlarbaşı ve Muh Kapısı civarına kadar yoğun bir yerleşmedir Yeni bir mahalle Kuzguncuk üzerinde İcadiye’dir. Bu devirde Anadolu yakasının büyük bır gelişme göstermesine karşılık, Boğaz’ın Rumeli yakası özellikle azınlıkların ve yabancı sefaret mensuplarının yerleşmiş bulunduğu Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere büyümüş, kalabalıklaşmış ve yeni yapılana dolmuştur. Yeniköy’le Büyükdere arası Rumların büyük bir serbestlikle yaşadıkları ve özel yortularını alenen yapmalarına izin verilen mahaller idi. II. Mahmut zamanındaki Pera yangınından sonra Fransız ve İngiliz Sefaretleri bir süre buraya taşınmışlar, onda sonra yabancı sefaretlerin yazlıkları burada inşa edilmeğe başlanmıştı. Abdülmecit zamanında belediye dairelerinin kurulması sırasında, Büyükdere en büyük
daire olmuştur. 19. yüzyılın ahşap mimarisi yerini yavaş yavaş kagir yapılara bırakmış Tarabya ve Büyükdere’ye oteller yapılmağa başlanmıştı. 1914’den önce Şirket- i Hayriye’nin Büyükdere iskelesine günde 1024 kişi taşıdığını görüyoruz.

Boğaz’ın özellikle Rumeli yakasının İstanbul’un sur dışı gelişmesinde ekonomik statüsü yüksek bir yerleşme alanı olarak ortaya çıkmış olması bir yandan, ayni sürecin Beyoğlu’ndan Şişli’ye doğru devamlı olarak uzaması, Cumhuriyet çağında bu iki gelişme çizgisi arasının ilk fırsatta dolacağına işaret eden gelişmelerdi. Gerçekten de sosyal statü, ona sahip olanların ekonomik olanakları, Boğaz’ın önce bu tarafını spekülasyona açmıştır. İstanbul metropoliten alanı içinde nefes alacak, suya ve yeşile sahip tek alanın Boğaziçi olması burasını kurtarmağa yetmeyecek gibi görünüyor. Boğaz’ın Anadolu yakası da, Boğaz Köprüsünün yapılmasın‘de dan sonra Rumeli’nin akibetine uğrama eğilimi içindedir ve spekülasyon oraya da atlamıştır.

Boğaz yeni bir tarihi dönemi yaşamaktadır. Parasal yararın tek gösterge olduğu bugünkü düzende, geçmişteki gibi Boğaziçi’nin doğal yapısının özelliklerini korumak ancak çok özel tutumlarla kabil olabilir.

Prof. Dr. Doğan KUBAN


Fotoğraf: 1915 senesi Bebek Rumelihisar arası Aşiyan'a bir bakış
27 Ağustos 2009 Perşembe
ISTANBUL



Copyright © 2006- 2009 yvik Her Hakkı Saklıdır