|
|
|
|
|
|
1 Ağustos 2010 Pazar
|
|
|
Online Sohbet |
|

yvik forum
|
|
|
|
|
| | | Çocuklara Söz Geçirme SanatıPedagog Ali Çankırılı |
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
| | Hayat Denen Oyun Dr.Eric Berne |
|
|
|
|
|
|
|
Arsiv
|
Ulaşmak istediğiniz arşiv kaydımızı aşağıdaki menülerden seçerek
sayfanın sonunda inceleyebilirsiniz.
|
| BOĞAZİÇİ ANILARI |

Avrupalı gezgin ve tarihçilerin anlatımlarına göre tanıdığımız Boğaziçi, esas olarak 18. yüzyılda kişiliğini bulmaya başlayan bir Türk mimari yaratığıdır. Türklerin fethinden önce ise, bu bölge şehirden uzak, şuraya buraya serpilmiş küçük balıkçı köyleri ve terkedilmiş manastırların bulunduğu bir doğa parçasından ibaretti.
Türkler tarafından bayındır hale getirilen, dünyada eşi ve benzeri olmayan, 20 kilometre uzunlukta, ortalama 1-1,5 kilometre genişlikteki deniz yolu, olağanüstü genişlikte bir cadde gibi sıra ile birbirinden güzel yalılar ve saraylarla çevrili idi. Bunlar hemen hemen kesintisiz bir dizi halinde kıyı boyunca sıralanmıştı. Arkalarını küçüklü büyüklü korular, çeşitli köşk ve pavyonlar almaktaydı. Her taraf yeşilliklerle bezenmişti. Gene yer yer bazı tepelere fıstık ağaçları dikilmiş, bunlar bir köşk veya bahçenin çevresini sarmıştı. Büyüklü küçüklü vadi ve dereler arazi içine gömülmekte ve Boğaz bölgesini genişletmekte, böylece çayırların ta dibinden ve uzaktan Boğaz’ın sularını görmek mümkün olmaktaydı. Aklımıza Göksu, Beykoz, Büyükdere, İstinye ve Baltalimanı çayırlarının Boğaziçi’nden başlayarak arazi içine doğru uzanış ve yayılışları gelmektedir. Bunlar büyük arazi kümeleriyle çevrilmiş ve yer yer taş sofalar, çeşmeler ve köşklerle zenginleştirilmiştir. Buraları İstanbul’un doğal parklarıdır. Diplomasız Türk şehircileri burada da büyük bir yetenek ve anlayışla davranmışlar, doğayı zorlamamışlar, aksine tüm güzelliklerini görünmez bir elle belirginleştirmeyi bilmişlerdir. Bunun ne demek olduğunu, bugün park yapmak amacıyla el attığımız alanların ne kadar yapma bir durum aldıklarını gözümüzün önüne getirerek daha iyi anlayabiliriz. Boğaziçi, yalıları, köyleri, park ve çayırlarıyla haklı olarak döneminin en görkemli su yolu durumunda idi. Karşılıklı kıyılarının kilometreler boyunca birbirinden farklı ve hep sürprizler yaratarak uzanmaları, Boğazı benzersiz bir duruma getirmişti. Boğaziçi en parlak durumunu 19. yüzyıl ortalarında bulmuştur. Eski eserlerin çoğu mevcut, yalılar ve köyler ise gelişmelerinin en üst düzeyine erişmiştir.
Boğaziçi’ni Avrupadaki tanınmış iki benzeriyle kıyaslamak mümkündür. Bu biricik şehircilik örneği ve peyzajist eser, bazen Venedik’teki Büyük Kanala benzetilmiştir. Bu benzetme, gerçekten uzaktır. Venedik’te mesafeler çok daha küçük, doğa ise denizden ibarettir. Ona karşın, yalı yani’ Palazzo”lar, daha ağır malzemeden inşa edilmiştir ve Boğaz’daki kuş kafesi örneği yalılara oranla malzeme çok daha değerli ve mimari ağırlıktadır. Böyle olmakla birlikte, bu saraycıklar da sanki eski Bizans’ta mevcut olmayan bir Boğaz havası taşımaktadırlar. Şöyle ki, mimarileri, yaşıt İtalyan saraylarından farklı olarak çok daha fazla revak ve pencere ihtiva eder. Bu tip, 13 ve 14. yüzyıllarda Gotik bir kisveye bürünerek bezemesi bakımından hafiflemiş, kitleleri bakımından masifleşmiş ve yükselmiştir. Tekrar ediyorum, bütün bu özelliklerine karşın, kanalların üzerindeki bu yalı-saraycıklar Boğaz’dakilerden daha sağlam ve değerli malzeme ile inşa edilmiştir. Çoğu mermer ve değerli taşlardan oluşturulmuştur. Oysa Boğaz yalıları kesinlikle ahşaptır, hafif ve narindir. Doluluktan çok boşluk, yani pencere, daha doğrusu kafestir. İkinci büyük fark, Venedik’te hemen hiç ağaçlık yer bulunmaması, hele tepelerin hiç olmamasıdır.
Bu bakımdan çoğu zaman ortaya atılan bu benzerlik üzerinde fazla durmadan başka bir yere dikkat ve görüşleri çekmek isterim. Burası Londra ve Thames Nehri kıyılarıdır. Burada, şehirleşmiş bir bölgeden kır ve doğaya doğru uzanan, Boğaziçi kadar geniş ve uzun olan nehir boyu, 15. yüzyıldan beri saray ve yalılarla donatılmıştır. Bunlar City, yani Şehirden başlamak üzere White Hall ve Westminster Sarayları, Kew, Richmond, Hampton ve Windsor Sarayı ile son bulurdu. Bu mesafe Boğaz’da olduğundan da uzun bir doğa içinde serilidir. Doğa daha geniş ve yayvan, tepecikler daha azdır. Asıl büyük fark, suyun deniz değil, nehir oluşundadır. O hava, o akıntı burada yoktur. Fakat Boğaz’da olduğu gibi burada da şehirden sık bir şekilde başlayarak, Chelsea’dan itibaren gittikçe seyrekleşen sıra yalılar vardır. Bunların çoğu, bildiğimiz yalı biçiminden farklı ve şato şeklinde idiler. Çoğu bugün ortadan kalkmış fakat semtlerine isimlerini bırakmışlardır. Bunların önemlileri sırasıyla Essex House, Anındel House, Somerset House, Savoy Şatosu, Salisbury House, Durham House, Baltimore House, York House, Suffolk House, Norfolk Ilouse, North Cumberland House ve White Hall saraylarıdır. Bu diziyi Tophane’den Beşiktaş Saraylarına kadar uzanan eski yalılar dizisine benzetmek kabildir. Bundan sonra binalar seyrekleşir, bahçe ve doğa içinde yer alırlar. Başlıcaları karşılıklı Westminster ve Lambeth Saraylarından sonra, Chelsea Gough House, Walpole Ilouse, York House, Chiswick ve Burlington House, Syon House, Marble Hill, Twickenham ve Radnor House, A. Pope’un villası, Walpole’un Strawberry Hill köşkü ve sonunda Hampton Court Sarayıdır.
III. Sultan Ahmed zamanında, Pasarofça barış anlaşmasından sonra Sadrazam İbrahim Paşa, Boğaziçi’ni şehirleştirmeye koyuldu. Yeni sarayların çevresinde şehir merkezleri yarattı. Bunlara devrin modasına göre iddialı Farsça adlar verilmişti: Şevkabad, Eminabad, Nevabad, Nümayunabad, Nusretabad, Mihrabad gibi. Bu eğlence konutları çok acele inşa edilmiş, dayanıksızlıkta birbirleriyle yarışıyorlardı. Sonuç olarak kullanılan malzeme, ne her zaman birinci kalite, ne de sağlamdı. Bu sebeple bu rüya sarayları geçiciydi ve kolayca yok oluyorlardı. Fakat yerlerini hızla zaman geçmeden günün modasına uygun yenileri alıyordu. Türkler yıpranmışı, eskimişi sevmez, onlar için eskimişle köhneleşmiş aynıdır. Bazı kişiler resmi kimseler gibi çok yakından sarayın hareketini takip ederler ve hatta Padişahın oturduğu yerlerin ölçüsünü aşan büyüklükte konut yaparlardı. Herkes cömertçe kendi meslektaşını veya komşusunu aşardı. Evler ahşaptan ve duvarlar dolma olduğundan taşla elde edilmesi güç ölçekte mekanlar yaratmak mümkün olurdu. Evler ilk yapıldıkları formda uzun zaman kalmazdı, çünkü sık sık değişikliğe uğrar, insan eli veya kaza (genellikle yangın) ile yok olmadan önce birçok kere yenilenirdi. Yalı denen konutlar 19. yüzyıl sonuna doğru en büyük sayıya çıkmış, çoğalmış, yeşil alanlar, sevimli küçük kıyı meydanları ve geniş çayırlar, genellikle nehirlerin ağzında yer alan parkların dışında Boğaz’ın iki yakasında kesintisiz bir sıra teşkil etmişlerdi. Bu yeşillikler halkın birbiriyle karşılaştığı ve piknik yaptığı gezinti ve mesire yerleriydi.
Boğaziçi, yaz-kış oturulan köyler dışında, sayfiye, yani mevsimlik bir oturma yeriydi. Çoğu yalı ve köşklerin kendi bağ ve bahçeleri vardı. Buralarda erguvan,manolya, mavi çam, sedir ve fıstık çamı gibi nadir süs ağaçlarından başka türlü yemiş ağaçları da yetişirdi. Bunlar semtlerine göre tanınmış ve İstanbul piyasasını doğa etkiler durumda idi. Beykoz cevizi, Sultaniye inciri (İncirköy) gibi. Beylerbeyi, Çengelköy ve Arnavutköy’ün kirazları meşhurdu. Arnavutköy’de ayrıca en iyi Osmanlı çilekleri yetişirdi. Saraya ait bahçelerin de ayrıca sebze bahçeleri ve bostanları vardı. Buralarda çalışan bostancı er ve ustaları sarayın çeşitli ihtiyaçlarını sağlar, icabında fazlasının da dışarıda pazarlanmasıyla gelir kazanırlardı. Bunlar ayrıca‘kulluklar” kimliği ile Boğaziçi’nin güvenliğini sağlamakla da görevli idiler. Son zamanlara kadar eski ocaklarının kalıntıları Kuruçeşme, Bebek ve Çengelköy’de görülebiliyordu. Ocağın 19. yüzyıl ilk yarısında kaldırılmasıyla Sultan Mahmud ve Mecid’in karakolluk binaları yapıldı. Bunlar da önlerindeki mermer sütunlu revaklarıyla birer saraycık niteliğinde idi. Sultan Hamid zamanında bu karakollar kendilerine öz, dendanlı birer şato karakterini aldılar. Bu binaların da çoğu son 10-15 yıl içinde yıktırıldı.
Boğaziçi’nin göze çarpan ve doğaya hakim camileri olmamıştır. Çoğu zaman ufak mescitlerle yetinilmiştir. Ancak Sultan Mahmud ve Mecid’den itibaren sahilde büyükçe mabedler inşa edildi. Bunların en büyüğü Dolmabahçe’de Pertev Nihal,en güzeli Ortaköy’deki Mecidiye camileridir. Bu camiin yeri de ayrıca önemlidir ve denizden bitme durumu ile Boğaziçi’ne özel bir katkıda bulunur. Beylerbeyi ve Emirgan camileri Hamid-i Evvel yapıları olmakla birlikte türlü eklentiler yüzünden üslup güzelliklerini yitirmişlerdir.
Boğaz halkının çoğunlukla kendi bahçeleri, dolayısıyla nefes alacak, gezinecek bol bol yerleri olduğu halde Boğaziçi’nin iki sahilinde birbirinden güzel mesireler mevcuttu. Bunlar çoğu zaman doğal durumdan yararlanılarak vadiler içinde uygulanmış, sağ ve solları yamaç ve tepeciklerle çevrili ve Boğaz tarafına doğru açık olarak farklı uzunluktaki yeşillik şeritleriydi. Bu yeşillik hemen her zaman bir dere ile beslenirdi. Bu yeşil vadi ve çimenlikler daha çok şehir halkına gezinti ve eğlenti yeri görevi yapıyordu. Böylece Boğaziçi, İstanbul’un her yönünde bulunanlar için hava alınacak yerlerden biri durumunda idi. Bu bölgeler bugünkü büyük batı şehirlerinin parklarına karşılık oluyordu. Doğa olduğu gibi bırakılmaz, doğanın eğilimlerine katkılar yapılırdı. Ağaçlık desteklenir, çayır beslenir ve yaşatılırdı. Zaten bu mesire yerlerinin kendilerine göre düzen ve kuralları vardı. Yoksa başka türlü ve denetimsiz özellik ve güzelliklerini koruyamazlardı. Yasa ve daha çok örf ve adet ve halkın saygısı, bu mesirelerin yüzyıllar boyunca her türlü gasp ve saldırıdan uzak olarak yaşayabilmelerini sağlamıştır. Ancak son on yılların hengame, aşırı kayıtsızlık ve düzensizliğidir ki, bu güzelim, cennetin dünyada bir parçası sayılabilecek mesirelerin yok olmalarına neden olmuştur. Halkın eğlencesi gayet basit ve saftı. Tatil ve yılın belli günlerinde bu yerler çok kalabalık olurdu. Kalabalık, şehirden ve çevreden kayık, sandal, vapur ve araba ile akın ederdi. Ağaçların altı, gölgelikler kapışılır, hasır ve halılar serilir ve bütün gün böylece seyir ve huzur ile geçirilirdi. Gençler çayır yerinde at koşturur, daha eskiden de cirit ve tomak oynarlardı. Gezici takımlar hünerlerini gösterir, para toplarlardı. Bazen çengi, köçek, saz takımları belirir, bazen bunların kurulmuş yerleri olur, ortaoyunu düzenlenirdi. Gezici satıcılar güzel takımlarıyla yiyecek ve içecek satarlardı. Çayırın iç, yani dağ tarafı, çoğu zaman bostanlar halinde belirli düzenlere uygun olarak işletilirdi. Ürünleri de kent ve ülke çapında anılır ve aranırdı.
Boğaziçi’nin birinci mesiresi şimdi 2 No’lu park olan Dolmabahçe-Harbiye vadisi idi. Burası derin bir körfezin ucunda idi ve Karabali bahçeleriyle son bulurdu. Sonradan batak hale gelen körfez, doldurula doldurula şimdiki yerine kadar kapandı ve ismi kaldı, kendisi yok oldu. Bu arada Küçük Levent bahçesi meydana geldi. Sahili Dolmabahçe isminde Beşiktaş Sarayı’na bitişik bir Hasbahçe aldı. Sonradan Taşlık ismini alan tepenin yamacında birbirini izleyen güzel köşkler yapıldı.
Beşiktaş ve Ihlamuraltı mesiresi 19. yüzyıldan itibaren şehirleşmeye başladı. Eskiden iki dere ile beslenen bu vadi, Hayrettin ve Beşiktaş iskelelerinde denize ulaşırdı. Sinan Paşa burada büyük ve o zamanın şehirden en uzak camiini inşa ettirmişti. Vadi zamanla bostanlık oldu ve ucundaki Ihlamur mesiresi setleri ve havuzu günümüze kadar kısmen ayakta kalabildi.
Yahya Efendi mesiresi Ekmekçi deresi boyunca uzanırdı, fakat öncekilerden çok daha dik, dolayısıyla daha kısaydı. Tepesinde Yıldız Köşkü, sahilinde Mevlevihane, yamaçlarda yoğun ağaçlık ve servilik vardı. Ortaköy Vadisi mesirelik niteliğini çoktan yitirmişti, çünkü köy, sanıldığından daha fazla büyüyüvermişti. Ancak Dereboyu uzun süre güzelliğini koruyabildi. Burada sahilden ta içerilere, meşhur çiçek bahçelerine kadar sandalla gidilebilirdi. Vadi Balmumcu ve Zincirlikuyu’ya kadar uzanırdı ve Boğaz’ın en uzun ve geniş yerlerinden birisi idi. Sonra dere ağzı dola dola denize doğru ilerledi. İşte bu çürük arazi üzerinde Sultan Mecid, İstanbul’un değilse de, Boğaziçi’nin en güzel biçimli ve manzaralı camiini inşa ettirdi. İç mekanının göklere doğru yükselişi, aydınlık ve ferahlığı başka hiç bir camide bu ölçüde yoktur.
Büyük ve Küçük Bebek’in doğa durumu, tarihlere karışmış, yani Sultan I. Selim zamanına kadar gitmektedir. Burası erkenden şehirleşmiştir. Bundan sonra gelen önemli vadi, Baltalimanı ve Kanlıkavak mesireleridir. Aynı adları taşıyan iki derenin denize aktığı yer, eskiden (III. Selim’e kadar) körfezdi. Bu derin körfezde gemiler barınabilirdi. Şimdi burası tümüyle dolmuş ve üzerinde Baltalimanı Sarayı yer almıştır, Vadi on onbeş kilometre uzunlukta, bir kolu Levent, bir kolu Maslak’a kadar uzanır ve serapa bahçe ve bostanlarla kaplı idi. Burası da bir körfez ile başlardı. Bu körfez Boğaziçi’nin en derin ve uzun körfezidir ve hala mevcuttur. Yeniköy, Kalender, Tarabya büyük mesire yerleri değildi. Daha ilerideki Büyükdere vadi ve çayın ise, Rumeli tarafının en uzun ve önemli mesiresi idi. Burası Bahçeköy, Paşa Deresi, Çifte Havuzlar, Cendere Boğazından Kağıthane vadisine kadar uzanır ve zamanın en çok sevilen, at üstü gezinti yeriydi. Buradan Bentler ve Belgrad ormanına ulaşılırdı. 17. yüzyılda Istranca ormanlarına kadar serapa ağaçlık ve ormanlıktı. Sarıyer vadileri içme suları ile ün yapmıştı. Çırçır, Hünkar, Kestane suları ayrı ayrı uğraklar durumunda idi. Daha ilerisi şehrin dışı sayılır ve pek rağbet görmezdi.
Anadolu yakası, Büyükdere’ye karşılık hemen hemen aynı ağırlıkta sayılabilecek bir mesire manzumesi oluşturuyordu. Bunlar Hünkar İskelesi ve Yalıköyü’nden başlamak üzere 4,5 kilometre boyunca, Tokat deresini izleyerek Akbaba, Dereseki, Karakulak mesireleri olarak tanınırdı. Bu vadi ve çayırlıkları büyük sayıda çeşmeler ve Hünkar köşkleri süslerdi. Sultan III. Selim burada saray kadar güzel bir Kğıthane inşa ettirmişti, son zamanlara kadar kalıntıları ayakta idi.
Sahile açılan geniş vadilerden biri de Sultaniye’dir. Bu mesirenin özelliği fazla derin ve içerilere girmiş olmayıp sahil boyunca yayılmış olmasıdır. Burada büyük bir çınar kümesi, karşısındaki Büyükderesi meşhur Çınaraltı bölgesi ile yarışır durumdaydı. Üstelik önünde denizin üstünde İstanbul’un en güzel köşklerinden birine sahipti. Çubuklu’da da sahilde Feyzabad ile sonuçlanan büyük bostanlar vardı.
Bundan sonra gelen tanınmış mesirelerden bazıları Kanlıca Körfezi, Kavacık, Mihrabad mesireleridir. Bunlar, Küçük ve Büyük Göksu mesirelerine oranla çok daha küçük ölçüdedirler. Göksu mesiresi İstanbul’un en tanınmış yerlerinden biriydi. Burada yedi kardeşler (bazen dört deniyor) yöresine kadar, sandalla gelinir, piyasa yapılırdı. Çengelköy, sebze bahçeleri ile tanınmıştı. Minyatür ölçüdeki Havuzbaşı, eskiden denize kadar açılırdı. İstavroz deresi Çamlıca sırtlarından kopar, Beylerbeyi’nde denize dökülürdü. Yolda ve çevresinde Anadolu yakasının en büyük Hasbahçelerinden bazıları toplanmıştı. Aslında Çamlıca, Boğaz’ın bir mesiresi sayılırdı. Valdebağ ve Acıbadem’e rağbet artınca, Çamlıca, Marmara’ya bağlanmış oldu.
İstavroz, yüzyıllar boyunca halka açılmamıştır. 1. Sultan Hamid, buralarını parsellemek yoluyla Beylerbeyi’ne katmıştır. Çamlıca’da Libade, Sarıkaya, Bulgurlu, Küçük Çamlıca son zamanlara kadar kısmen halka açık (Millet Bahçesi), kısmen özel bahçeler halinde İstanbul’un en güzel Cihannüması olmuştur. Sultan Aziz zamanında en büyük saygınlığını bulmuştur.
Bunlardan sonra sayılı mesire yoktur. Nakkaş Tepe, çoğu zaman özel ellerde kalmıştır. Buna karşılık Köprülü Hüseyin Paşa Bahçesi zamanla elden çıkıp bostan olmuştur.
Üsküdar’a doğru uzanan sırtlar, vadi oluşmasına olanak tanımamış, buralar özel korular olarak Paşa Limanı ile Sultan Tepesi arasında uzanmıştır. Kaya Sultan, Piyale Paşa bahçeleri de buralarda idi. O zamana kadar iki yaka ve şehir arasındaki ulaşım bazen oldukça hızlı kayıklar ve çoğu zaman pek rahat olmayan tıklım tıklım dolu pazar kayıklarıyle yapılırdı. İnsanlar sık sık yer değiştirmezlerdi. Aileler bir kere konutlarına yerleşti mi, fazla çıkmadan mevsim sonuna kadar kalırlardı. Vadinin rüzgardan korunan çukurlarında oturan köy sakinleri yerleşikti. Oysa kıyılarda oturanlar mevsimlikti. Bütün ulaşım denizden yapılırdı. Kadınlar ve çocuklar yalnız seyrek ziyaretler için çıkar, fakat erkekler, sivil memurlar hemen hemen her gün şehre inerlerdi. Buharlı gemi yaşamlarını kolaylaştırıyordu. Gidiş ve dönüş saatlerinde servis sayısı çoğaltılıyor, seferlerde sık sık gecikme olurdu. Çünkü her iskelede yolcuların selamlaşmaları ve birbirlerine yo1 vermeleri için beklemek gerekiyordu. Varlıklı ailelerin yazı Boğaz’da, ilkbahar ve sonbaharı da İstanbul’un diğer köylerinde geçirmeleri adetti.
Mülkiyet dağılımı belli bir sınıflandırmaya tabiydi.
Boğaziçi yalıları semt semt farklı karakter taşımış ve farklı ellerde olmuştur. Saraydan, dolayısıyla şehirden uzaklaşmalar oranında önemleri azalmıştır. ‘Şehir”, Beşiktaş anlamındadır. Yukarıda sözünü ettiğim şirket vapurlarının işlemeye başlaması ile de bu sıralamada sapmalar olmuştur. Daha uzak köyler saygınlık kazanmış ve o zaman Boğaz’da gittikçe kök salan Hidiv ailesi, mesela yukarı Boğaz’da büyük yalılar inşa ettirebilmiştir. Beşiktaş’ta ise sarayların yapımından önce başlıca yalılar, Kazancıoğlu, Civan Kapucubaşı, Cağaloğlu yalıları idi.
Dolmabahçe, Beşiktaş ve Çırağan Saraylarından sonra 19. yüzyıl ikinci yarısından itibaren ilk sırada Feriye, yani Şehzade yalıları gelmiştir. Bunlar Ortaköy’e kadar uzamıştır. Buradan itibaren Sultan ve Damad, “şehriyari” (eşleri) yalıları yer almıştır. Doğal olarak bu gelenek zaman içinde değişiklikler geçirmiş ve yukarıda belirttiğimiz gibi, vapur servisinin genişlemesiyle uzaklık mefhumu anlamını yitirmiştir. Ancak protokol, önemini her zaman kaybetmemiştir. Örneğin Anadolu yakası, Beylerbeyi Sarayı’nın varlığına rağmen, Rumeli kadar Saraya yakın sayılmamıştır. Sultan Hamid’le birlikte bu konunun önemi artmış ve yalıların yer ve semt seçimi adeta sarayın istemine bağlı olmuştur.
Ortaköy’de eskiden sıra ile Musevi ve Ermeni yalıları bulunurken, bunlar 19. yüzyıl içinde peyderpey kamulaştırılmış ve yerlerine Sultan Sarayları yapılmıştır. Bu yalılar sırası ile Hatice, Fehime, Naime, Fatma Sultan yalılarıdır. Defterdarburnu’nda da gayrımüslim yalıları var iken yerlerine 19. yüzyılda Neşetabad inşa edilmiştir. Burası yüzyılın sonuna doğru Hatice Sultan’ın eline geçmiştir. Bu sırada Melling’e bazı onarımlar ve yenilikleri yaptırılan Saray’ın yıkılmadan önceki son biçimini fotoğraflarımızda görebiliriz. Sultan Hamid, Sarayı yıktırarak yerine kızları Zekiye ve Ulviye Sultan Çifte Saraylarını inşa ettirmiştir. Bunların yerini şimdi kısmen Lido işgal etmektedir. Defterdarburnu ile Kuruçeşme iskelesi arasında Sultan Sarayları yanında Vükela yalıları da yer almıştı. Evliya Çelebi zamanında bunlar Baltacı Mahmud Paşa, Safiye Sultan, Ekmekçizade Ahmed Paşa, Cağaloğlu Mehmed, Kara Hasanoğlu, Nakkaş Paşa yalıları idi. Bir süre sonra Tırnakçı Yalısı, buranın en büyük yalısı sayıldı. Uzun süre Esma, sonra Seniha Sultan’ın olan bu yalı, Boğaziçi’nin en büyük ahşap yalılarındandı. 18. yüzyıl başında Muhsinzade Yalısı yapıldı. Heybetullah Sultan Sahil Sarayı da aynı devir yapısıdır. Birinci Dünya Savaşına kadar ayakta duranlar Kaptan Paşa, Ethem Paşa, Naile-Nazime Sultanlar, Mazlum Paşa, Şeyhülislam Cemalettin Efendi yalılarıdır. Kuruçeşme köy ve Bostancı ocağından sonra Eflak ve Buğdan beylerinin yalıları gelmektedir. Bunlar 18. yüzyıldan itibaren buraya yerleşmiş ve Arnavutköy burnuna kadar uzanmışlardır. Bunlar da Kalimaki, Muruzi, Karatodori, Düzoğlu, Muzurus, Hançerlioğlu yalılarıdır.
Bebek’te, Akıntıburnu’nda ilk yalı Hasan Halife yalısı idi. Burası bir aralık Miriye geçip Hasbahçe oldu. Sonra, Halilpaşazadelerin yalıları burada yer aldı. Resimlerin çekildiği 1860 yıllarında bunlar da yıkılmıştı. Beyhan Sultan Sarayı, Hanım Sultan Çifte Sarayı şekline girdikten sonra, yol açılması için yıkıldı. Köçeoğlu Yalısı, otuz sene evvel yıkıldı. Bundan sonra gelen Himmetzade, Dürrizade, Yesarizade yalılarının yerini Büyük Halim Paşa ve Ali Paşa yalıları almıştır.
Küçük Bebek’te Şeyhülislam ve ulema yalıları vardı. Bunların arasında Ata Efendi, Dürrizade ve Hekimbaşı yalıları ile Mümtaz Efendi ve Arifi Paşa yalıları en büyükleri idi. Haşim Paşa yalısı burunda idi ve yolun üstünü örterek denize kadar uzanıyordu. Yılanlı Yalı, Harem ve Selamlığı ile 18. yüzyılın büyük yalılarından sayılırdı.
Rumeli Hisarı’nda da Baltalimanı’na kadar birbirini izleyen yalı sıraları vardı. Daha küçük olanları, İskele, Hamam ve Camiler çevresinde, büyükleri ise Boğaz’a doğru idi. Şeytan Akıntısı hizasında, denize taşkın çeşmeli meydan arkasında Mekkizade ve Köprülüzade Asım yalıları bulunuyordu. Bunların yerini sonradan Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın büyük taş yalısı almıştır. Bunları Telgraf Nazırı Hasip Paşa, Ali İhsan Paşa, Mısırlı eski Halim Paşa’nın büyük yalıları izliyordu. Bunun bitişiğinde Mustafa Reşid Paşa’nın sonradan Selamlık olan Pembe yalısı ve sonunda körfezin doldurulmasıyla elde edilen kıyı üzerinde Reşid Paşa veya Mediha Sultan Sarayı ve uzun bahçe cephesi gelmektedir. Bunların arkasında III. Sultan Selim’in küçük bir biniş köşkü vardı. Köprübaşı ve Baltalimanı Camiinden sonra, Boyacıköy’e kadar Ermeni ve Rum yalıları vardı. Bunlar 18. yüzyıl başlarında yapılmış zengin ve süslü yapılardı. Arada gene Reşid Paşa’nın evlatları için ayrı ayrı yaptırdığı büyük yalılar bulunuyordu. Bu yalıların bahçeleri gayet dik ve setli idi. Üstleri fıstık çamlarıyla süslü idi. Önlerinden 2-3 metre genişliğinde halka açık rıhtım geçerdi. Kayıkhaneler hep bu rıhtımın altından geçen tonozlar arkasında idi.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1750 ile bunu izleyen yüzyıl arasındaki devirde ulaşım kayıklarla yapılırdı. Bunun için evlerin aralarında kayıkların yanaşabileceği iskeleler yapılmıştı. Arasıra birkaç yalı boyunca uzanan bir rıhtıma rastlansa da bunlar genellikle çok dar olduğu için pek fazla sayıda insan alamazdı. Buralara ancak hizmetkarlar biraz hava almaya gelir, balıkçılar ağlarını yayar, onarırlar ya da tuttukları balık v.b. satarlardı. Çünkü -şaşılacak şey- kayıkçılar ve balıkçılar bu şaşaalı ikametgahların rıhtımlarını mütevazi uğraşılarında kullanma haklarına sahiptiler.
Boyacıköy’den sonra Emirgan’ın yalıları gittikçe büyüyen bir ölçüyle başlardı. Bunlar resimlerin çekildiği dönemde Mekke Şeriflerinin Yalısı, Karadağ Beyinin ve Mısırlı İsmail Paşa’nın eski ve pembe yalılarıdır. Eski yalı Sultan II. Mahmud zamanında Koca Hüsrev Paşa’nın uhdesinde idi. İki katlı taş hazne yapısı da o zamandan kalmadır. Tokmakburnu’nda kısa ömürlü büyük bir yalı da İbraim Paşa Yalısıdır. Ondan İstinye Körfezi’ne girince Şale biçimindeki birinci yalı Hüseyin Hilmi Paşa’nın, kagir olan büyük yalı Deli Fuat Paşa’nındır.
Bu yerlerin tümü, eskiden Münşeat yazarı Ahmed Feridun Paşa’nın bağı iken, IV. Sultan Murad zamanında Emirgüne Yusuf Paşa’ya armağan edilmişti. Paşa’nın idamından sonra yalı ve arsası Şeyhülislam Abdullah Vassaf Efendi ailesine geçmişti. İstinye Körfezi içinde İsmail Paşa ve benzeri orta boyda yalılar vardı. Burunda Kabuli Efendi, Afif Paşa, Büyük Reşit Paşa Kızları yalıları sıralanıyordu. Bunların çoğu III. Ahmed zamanından kalma daha eski yalıların yerini almış bulunuyordu. Eski pazar kayığı ve çarşı iskeleleri ile subaşı kulluğundan sonra sıra ile orta halli Rum yalıları gelirdi. Bunlar dar cepheli, sık sık ara iskele çıkmazlarıyla kesilmiş, sevimli yapılardı. Sayıları 20-30 kadardı. Bazılarının içi güzel barok süslemeler taşırdı. Bunlardan sonra Tıngırların büyük malikane ve yalıları, sonra Logetet, Karatodori, Vlahos, Kristaki gibi Rum zenginlerinin yalıları vardı. Köybaşı batarya yöresinden başlayarak, 19. yüzyıl ikinci yarısı ve sonlarına ait Cezayirliyan, Kuyumcuyan, Allahverdi, Selim Melhame ve Evyenidis yalıları sıralanırdı. Bunların önünden Kalender’e kadar devam eden yeni yol geçerdi. Bu yol dar bir patika halinde Tarabya’da Düzoğlu Yalısı, onu izleyen Fenerli beylerin yalılarına kadar uzanırdı. Bunların şehirle bağlantıları karadan, Hacı Osman Bayırı ve Bülbülderesi’ndendi. Burada yalıların başlıcaları Mavrokordato, Mavroyeni, Bizani, Baltacı, İpsilanti ve Muruzi’lere aittir. Resimlerin çekildiği tarihte bu yerler Alman, Fransız, İngiliz ve Rus sefaretlerine geçmişlerdi. Alman Sefareti yerinde II. Sultan Mahmud zamanında Tarabya Kasrı vardı. Buranın Evliya Çelebi zamanındaki Gümrük Emini Ali Ağa’nın yeri olması olasılığı vardır. Yabancılar tarafından ötedenberi yazlık sayfiye olarak kullanılan Belgrad ormanı 18. yüzyılda oturulmaz hale gelmişti. Bunun üzerine elçilikler kendilerine yeni yerler aramaya başladılar ve Büyükdere’de vadinin girişindeki evleri buldular. Bu kira evleri yerine sonradan devamlı ikametgahlar temin ettiler. Bunlardan ikisi (Rus ve İspanyol sarayları) hala duruyor. Diğer yabancı görevliler tercihen Tarabya’ya taşındılar ve zengin Ermeni aileleri 19. yüzyılda onların yerlerine geçti. Frenk ya da gayrimüslim yalılarının özellikleri vardı. Derinlemesine inşa edilmiş sağlam yapılardı. Renkleri gri, bej veya gri-mavi gibi nötr renklerdi, pencere veya kapı kasaları beyaz boyalıydı. Büyükdere’de evlerin doğrudan doğruya denizin üstünde olmadıkları ve denizden ayıran geniş bir rıhtımla çevrili oldukları dikkati çeker. En ilginç gezinti ve piyasa yerlerinden biri olan Büyükdere rıhtım boyunun belki de dünyanın en eski kıyı gezinti yeri olduğu söylenebilir.
Anadolu Yakasında büyük ve önemli yalılar, Paşabahçe’den başlar. Bunların birincisi Saib Molla yalısıdır. Çelebi’ye göre Hezarpare Ahmed Paşa’nın sarayı İncirli. yani İncirköy’de imiş. Semte Paşabahçe ismini veren bu yalı olabilir. Kesin yeri bilinmemekle beraber Burunbahçe yöresi veya civarı akla yakın geliyor.
19. yüzyılda Tevfik ve Tahir Paşa Yalıları büyük bahçeleriyle dikkati çekmekteydiler. Zaten Anadolu yakasındaki yalıların genellikle daha büyük bahçeli ve daha aralıklı olduklarını da eklemek gereklidir. Kırsal karakter burada daha kuvvetlidir. Çubuklu’da Rıfat Paşa koyunda yalılar dört tanedir ve aralarında koruluk ve ağaçlıklı büyük mesafeler vardır. Bunlar Rıfat Paşa, sonradan Hidiv Abbas Paşa, Halil Eldem ve Münir Paşa yalılarıdır.
Çakal Burnundan sonra büyük boşlukları izleyerek kısa ömürlü Keçecizade Fuat Paşa Yalısı, ondan sonra Kanlıca Fenerburnu’na kadar arka yola bağlı büyük Şeyhülislam ve Kezubi ve Mektubi Ali Bey yalıları gelir. Bunların bahçeleri kat kat setli olarak arka yola kadar yükselir. Fener hizasında Rasim ve Asaf Paşa yalıları bulunmaktadır. Burada yol, merdivenlerle kıyıdaki yalıların arkasına kadar iner, hatta uzunca bir bölümü arka bahçelerin altından, tünel şeklinde geçerdi. Yol ortaya çıkınca, Sahaflar ve Rıfat Paşa’nın eski yalısı hizasını bulur ve Yağlıkçı Hacı Şefik Efendi Yalısı hizasında Kanlıca Meydanına ulaşırdı, Buradan başlayarak, birbirinden görkemli yalılar kıyı boyunca dizilirdi, Bunlar, Yahya Efendi, Saffet Paşa, Nevres Paşa, Nazım Paşa, Kadri Paşa yalılarıdır. 17. yüzyılda da Şeyhülislam Bahai Efendi’ye göre Bahai adını taşıyan çekici Mihrabad koyu mehtabı ve yankısı ile meşhurdu. Koyun tam ortasını Vecihi Paşa’nın yalıları süslüyordu. Bu konutların en eskisi bozulmuş olarak hala mevcuttur. En önemli olanı Mısır prensesi İffet tarafından tamamen onarıldıktan sonra satıldı. Onu satın alanlar Türk-ampir stilinin bu şahane örneğini yıkıp yerine acil kutu şeklinde beton bina yapmayı daha uygun gördüler. Bahai Burnunda İhtisap Ağası Kör Tahsin Efendi’nin Çifte Yalıları ve deniz köşkü Boğaz’ın tanınmış eserlerinden sayılırdı.
Çelebi’nin sözünü ettiği Longazade Yalısı burada mıydı? Bilinemiyor. Küçük Kanlıca körfezi üzerinde Hekimbaşı Salih Efendi yalısından çok, bahçesiyle gururlanabilirdi. Bunu izleyen yalılar arasında Marki d’O’nun yalısı, resimlerin çekildiği tarihte henüz mevcut değildi. Sırada en önemli bina, Köprülü Hüseyin Paşa’nın meşruata (Amcazade) yalılarıdır. Bunların yanısıra Zarif Mustafa Paşa, Yasinci ve Hasan Paşazadelerin yalıları gelmektedir. Bunların tümü, geniş cepheleri, dağlara doğru uzanan arka bahçeleriyle ayrı ayrı üzerinde durulmaya değer kıyı saraylarıdır. Kandilli’de Kıbrıslı, İsmail ve Server Paşa, Abud Efendi ve Ostrorog Yalıları en tanınmışlardandır. Mustafa Fazıl Paşa’nın yaptırdığı Cemile Sultan Sarayı, 1870 lerde yepyenidir. Güzel oranlar ve uzun cephesiyle Kandilli’ye ayrı bir anlam verir. Burundan sonra Vaniköy’e doğru Mühürdarzadelerin yalısı bunun bir karşılığıdır denebilir. Vaniköy’de eski Papas korusu sanki hala durmaktadır. 17. yüzyılda Vaniköyün yaratıcısı Vani Efendi’nin yalılarının yerinde pek çok yenileri yapılmış, Nazif Paşa yalısı bunların en eskisidir. Aralarında cüssesiyle en ağır basacak olanı Mimar Vallaury eseri Serasker Rıza Paşa Yalısı olup, bunun murassa nişanı gibi sadece selamlığı mevcuttur. Çengelköye doğru uzandıkça yalılar seyrekleşir. Büyük bir boşluktan ve Morali Yalısından sonra 1750 yıllarının başaseri Çifte Köçeoğlu yalıları göze gelir. Yalıların dağdaki köşkleri de tanınmıştır. Beylerbeyi’ne doğru Sadullah, Selim, Mehmed Ali Paşalar, Prenses Fatma, Sermet, Hasip, Haşim, Debreli İsmail Paşa yalıları bir gerdanlığın incileri gibi eski İstavroz bahçeleri önüne serilmiştir. Saraydan sonra gene bir dizi birbirinden güzel yalı vardır. Bunlar Şehit Ali Paşa, Yusuf Ziya ve Üryanizadeler yalılarıdır. Nakkaş’tan sonra Köprülüzade Hafız Ahmed Paşa, aradaki Musevi evlerinden sonra Fethi Paşa, Arabzadeler ve Hüseyin Avni Paşa yalıları gelir. Buralarda ve üstteki sırtlarda daha eskiden Kaya ve Gevher ve Üsküdar tarafında Mihrimah Sultan sarayları vardı. Şemsi Paşa’ya doğru Direkli Yalı, biraz ötede Kaptan Paşa Yalısı (daha doğrusu Konağı) gelir. Bundan sonra Şerefabad Köşkü ile Salacak ve İhsaniye’ye doğru uzanmış oluruz.
Boğaziçi yalılarında yapı çoğu zaman asma kat üstünde cumbalı bir esas kattan oluşurdu. Çıkmalar ahşap konsollarla destekleniyordu. Zemin kattaki odalar servislere ayrılmıştı. Döşeme Karadeniz’den gelen kalaslarla (bazan 80 cm. eninde, 20 m. boyunda) yapılır, üzerlerine kaplanan ince mısır hasırları kafeslerden süzülerek giren ışığı yansıtarak tatlı bir ışık verirlerdi. Hasırların üstüne yer yer ince halılar veya nihaliler serilirdi. Pencereli üç duvar boyunca uzanan sedirleri, işlemeli yastıklar süslerdi. Odalar daima aydınlık ve ferahtı, 19. yüzyıla kadar mobilya ile yüklenmemişti. Birkaç raf ve yazıdan ibaret süslemenin dışında duvarlar çıplaktı. Avrupa’daki gibi tablolar, yığınla eski objeler yoktu. Yüzyılın yarısından itibaren alafranga adı verilen akımla birlikte büfeler, dolaplar, yüklüklerin yerini aldı. Koltuklar, kanepeler evleri doldurdu. Zevk değişmişti. Bu durum Birinci Dünya Savaşı’na kadar daha da kötüleşerek devam etti.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonu, eski yalı yaşamının da sonu oldu. Toplumsal yıkım ve değişmeler mülk sahibi aileleri konutlarını terketmeye zorluyordu. Çünkü artık bu konutları elde tutmak güçtü. Yalılar depo olarak kiralandılar. Sonunda yıkıcıların ellerine düştüler. Böylece eski yalıların büyük bir kısmı 1930’la İkinci Dünya Savaşı arasında kayboldu. En önemli ve tarihi olanlarından bugün ancak on-oniki kadarı duruyor. Diğerlerinin de sayısı kaza ile ya da kasten çıkarılan yangınlarla azalmaktadır.
Bu arada büyük bir yerleşme akımı şehircilik dengesini alt üst etti. Bundan Boğaz da etkilendi. Zevksiz, orantısız gelir getirici ve spekülatif yapıların yanı sıra Boğaz’a bakan bütün sırt ve tepelere yapılmış gecekondular kalan son yeşillikleri de yok etmeye başladı.
Bunlardan başka kendi hayatına tamamen yabancı bir tabakanın yerleşmesi artakalan pek az şeyi de yıkıp yok etti. Politik yapı bu yıkımın durdurulmasına yardımcı olamadı. Tam tersine gecekondu denilen konutlar, siyasi yatırım konusu haline dönüştürüldü. Ne bir kültür kuruluşu, ne planlama, ne de idari merci bu felaketi önleyecek veya sınırlayacak kudreti bulamadı.
Önümüzdeki yıllarda birkaçı hariç çoğu yalıların yok olacaklarını tahmin etmek zor değildir. Başıboş bir şehirleşme neticesinde Boğaziçi’nin yalılarından başka bütün eski köy ve sit görüntülerini de kaybedeceği kesindir. Böylece biricik ve efsanevi güzelliği ile dünya tarih ve literatüründe yer almış olan Boğaziçi sadece bir hatıradan ibaret kalacaktır.
Sedad Hakkı ELDEM
Fotoğraf: Göksu Deresi ve Mesiresi |
| 16 Eylül 2009 Çarşamba |
|
|
|