|
|
|
|
|
|
5 Eylül 2010 Pazar
|
|
|
Online Sohbet |
|

yvik forum
|
|
|
|
|
| | | Çocuklara Söz Geçirme SanatıPedagog Ali Çankırılı |
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
| | Hayat Denen Oyun Dr.Eric Berne |
|
|
|
|
|
|
|
Arsiv
|
Ulaşmak istediğiniz arşiv kaydımızı aşağıdaki menülerden seçerek
sayfanın sonunda inceleyebilirsiniz.
|
| EDEBİYATTA BOĞAZİÇİ |
Boğaziçi, Boğaziçi mehtapları, Boğaziçi köyleri, koyları yazarlara, şairlere, sanatçılara her dönem ilham kaynağı olmuştur. Düzyazıda, şiirde ve şarkılarda en çok Boğaz mehtapları ve Bebek, Göksu, Kandilli, Kanlıca, Üsküdar, Beykoz gibi semtler işlenmiş ya da roman ve hikayelerin dekorunu, çevresini, çerçevesini oluşturmuştur. 19. yy'da Boğaziçi'nin önem kazanmaya, saray ve çevresinin her iki sahilde de birbiri ardına sahilsaraylar, sahilhaneler, köşkler yaptırmaya başlamasıyla Boğaziçi Divan Edebiyatı'nda da daha fazla yer almaya başladı. Neş'et, İlhami mahlasıyla yazan III. Selim, Sünbülzade Vehbi (ö.1809), Enderunlu Fazıl (ö.1810), Reisülküttab Arif Efendi, (ö.1813), Arif Mehmed Efendi (ö. 1816), Enderunlu Vasıf (ö.1824), Adil mahlasıyla yazan II. Mahmud (ö.1839), Sermed (ö. 1839) vb Boğaziçi'ni, daha çok, zamanın en ünlü mesire yeri Göksu ağırlıklı olarak yazan şairlerdir.
Daha sonraki dönemlerde ve günümüzde şair ve yazarlar Boğaziçi'ne ilgisiz kalmamışlar, aksine Boğaziçi tüm yönleri ve semtleriyle 20. yy edebiyatında yer almıştır. Yüzlercesi arasından Abdülhak Hamid, Faruk Nafiz Çamlıbel, Recaizade Ekrem, Tevfik Fikret, Mehmed Akif, Halid Fahri Ozansoy ve en önemlilerden biri olan, Boğaziçi üzerine Türk edebiyatının en güzel mısralarını yazmış Yahya Kemal Beyatlı sayılabilir. O Boğaz'a her tepeden, her semtten bakmış ve Boğaz'ı çeşitli mevsimlerde, çeşitli ışıklar ve renkler altında anlatmıştır. Öte yandan pek çok sanatçı, yazar, şair Boğaziçi'nin çeşitli semtlerini yerleşme yeri olarak seçmişler, uzun süreler buralarda yaşamışlar ve eserlerini buralarda vermişlerdir. Tevfik Fikret adı neredeyse Aşiyan ile özdeşleşmiştir. Abdülhak Şinasi Hisar, Rumelihisarı'nda; Necip Fazıl, Asaf Halet Çelebi, Peyami Safa Beylerbeyi'nde oturmuşlardır.
20. yy'da çağdaş bir anlayışı benimseyen Türk edebiyatı, Boğaziçi'ni pitoresk özellikleriyle olduğu kadar, kültür ve uygarlık tarihi açısından da ele almış; edebiyatın hemen hemen bütün türlerinde irdelemiştir. Boğaziçi, şairler, romancılar ve hikayeciler için bir doğa harikası olmaktan çıkarak, geçmiş zamanın bugüne taşıdığı ekinsel bir ocak niteliğiyle anılmıştır. Aynı şekilde edebi nitelikli düzyazılarda Boğaziçi'nin birçok özelliklerine değinme fırsatı bulunmuştur. Yahya Kemal Beyatlı'nın saptadığı Boğaziçi, tarih açısından, Bizans zamanında tek tük köylerden ve kiliselerden ibaret bir yöredir. Asıl Boğaziçi fetihten sonra kurulur ve Kavaklar'a kadar bayındır bir görünüme kavuşur. Yahya Kemal'e göre, "bir semtten diğerine geçerken, bir yıldızdan bir yıldıza geçmiş kadar başkalık" duyulur; "Kandilli, Anadoluhisarı, Kanlıca, Çubuklu birbirine komşu köylerdir; lakin her birinin çerçevesi, havası, güzelliği başkadır. Birinden ötekine geçerken manzara değişir" . Daha Eylül'de (1900) Mehmed Rauf, Boğaziçi'ni bir aşk üçgeni romanının dışına taşırarak, değişen dönemlerin ve modaların dile getirilmesinde bir odak kabul etmiştir. Böylece, Kanlıca, Çubuklu gibi semtlerin modasının geçtiği, asıl zenginlerin, kibarların Büyükdere' ye, Tarabya'ya akın ettikleri ve oralarda alafranga hayatlar sürdürdükleri belirtilmiştir. Mehmed Rauf, "çok büyük, geniş bir göle" benzettiği Boğaziçi'ni yazdan sonbahara, sonbaharın kışa evrildiği günlere kadar tasvir etmiş; buradaki bitki örtüsünün adeta bir takvimini çıkarmıştır. Günün alafranga dünyasına özlemli kişiler, Boğaziçi'nin Anadolu sahilinde sürüp giden dingin hayattan uzaklaşarak, Rumeli yakasında yalılarda, Avrupai lüks otellerde, örnekse Summer Palace' da monden olmakla övünmektedirler. Geçmişin törel dünyasından Eylül'ün kişilerine sanki bir tek lüfer avı kalmıştır. Aynı yazar, başka romanlarında da Boğaziçi'ne dönüp bakmış; Anadolu sahilini, çoğu kez, bir köhnelikler, eskimişler yurdu görmüştür. Sözgelimi, pek ünlü Göksu Deresi'ni, Göksu'daki geleneksel mısırcıları küçümsemekten kendini alamamıştır.
Göksu, Halid Ziya Uşaklıgil'in ünlü romanı Aşk-ı Memnu'da (1900), romanın kişilerinden biri tarafından, tepeden tırnağa yenilenmek ister. Bu, öyle bir yenilenmedir ki, romancının biraz da istihzayla yansıttığı gibi, Boğaziçi ve Göksu, egzotik bir masal ülkesine dönüşsün istenmektedir. Değişen Boğaziçi için bu ilk gözlemler, Yahya ,Kemal'in Bahriye Nazın Cemal Paşa'ya ve Hisarlar Komisyonu'na 1918'de sunduğu bir açıklamada endişelerle donanır. Yahya Kemal, Boğaziçi' nin çehresinin değişmesinden büyük kaygı duyduğunu açıkça vurgular ve "Hisar'ı harap halinde muhafaza etmeye taraf tarım. Bu harabe şimdiki halinde bırakılmalı ki, gözlerimizin alıştığı timsalinin tesirini verebilsin" der. 20. yy'ın başlangıcındaki Türk yazarları, Boğaziçi'ni romanesk bir görünüm sunan o yan harap haliyle tasvir etmekten kaçınmamışlardır. Yakup Kadri Nur Baba'da (1922) Ziba Hanımefendi'yi ve yeğeni Nigar Hanım'ı Boğaziçi'nde yaşatır; saltanatı sona eren yalıları, musiki alemlerinin bitmekte olduğunu, yalıların önünden geçen gecelere özgü sandalları ve kayıkları söyler. Yıllar sonra Hep O Şarkı'da (1956) bir kez daha Boğaziçi'ni eski günlerinde anacak, rengi uçmuş bir gravürden gördüklerini saptayacaktır. 19. yy'ın sonundaki Boğaziçi köyleri, kıyılan, Nahid Sırrı Örik'in "Kanlıca'nın Bir Yalısında" (Eski Resimler, 1933) adlı uzun öyküsünde, artık yalıları ve köşkleri kiraya verilen bir beldedir. Şirket vapurlan çalışmakta; yaz gelince, İstanbul'un varlıklı sayılabilecek aileleri Boğaziçi'nde yaz için kiralık yalı, köşk aramaya çıkmaktadırlar. Mimarisi neredeyse göçmekte olan Boğaziçi dünyasında doğa, inanılmaz bir son gürlük yaşamaktadır. Nahid Sırrı, bitki örtüsünün çılgıncasına bir egemenlik kurduğunu gözler. Asırlık korularda ağaçlar, sımsıkı bir yaprak yelpazesini gökyüzüne doğru açmış, güneşin nüfuz etmesini olanaksız kılmıştır. Bununla birlikte, Boğaziçi'nin eski, saltanatlı insanları, şimdi kendi başına gürleşen koruların, bahçelerin bezediği köşklerde, yalılarda yan meczup hayatlan sürüklemektedirler. "Kanlıca'nın Bir Yalısında"yla hemen hemen aynı dönemi işleyen Siyah Gözler (1910), Cemil Süleyman Alyanakoğlu'nun bu unutulmuş romanı, Boğaziçi'nde ikili ve ikici bir hayat gözlemler: Bir yanda doğanın güzelliği ve sözgelimi Beykoz Çayırı'ndaki sereserpe, şenlikli dünya, öte yanda genç yaşta dul kalmış bir kadının muhafazakar yaşama biçiminde cinnete varan yalnızlığı, aşk ve cinsellik ihtiyacı. Bir otuz yıl kadar sonra, Halide Edip Adıvar Tatarcık’ta (1939) ülküsel bir Boğaziçi köyünün (Poyrazköy) monografisini kaleme getirecek, toplumsal hayattaki değişmeleri, özellikle kadının özgürlük ve kişilik kazanışını Boğaziçi dekorunda işleyecektir.
Şiirlerinde Boğaziçi'nin yalnız peyzajını yansıtan Yahya Kemal gibi, Ruşen Eşref Ünaydın da Boğaziçi Yakından'da (1938) yöreyi bütün bir güzellikler, doğa mucizeleri tablosunda tasvir eder. Bu eserde Boğaziçi'nin bugün artık bütünüyle kaybolmuş asıl doğası, ağaçları, bitkileri, balıkları, kuşları, insan elinden çıkma mimarisi, uygarlığıyla canlandırılmış, satır arası dokundurmalarla hepsinin sonuna gelindiğine işaret edilmiştir. Benzer kaygılar, Refik Halid Karay'ın yaklaşık 1910-1940 arasında kaleme aldığı birçok yazısında göze çarpmaktadır. Karay, Boğaziçi'nin daha i. Dünya Savaşı eşiğinde, özellikle Anadolu sahilinde, moda dışı kalarak terk edildiği, bütün bir mimari mirasın korunmasız bırakıldığı düşüncesindedir. Geçen zaman içinde buralarda devlet ve saltanat düşkünü, eski beysoyluların handiyse yoksullukla boğuşanları kalmış; yalıların yeni zamana ayak uydurmuş kafessiz pencerelerinden görülen, çökük ihtiyar çehreler, bezgin yaşlı halayıklar, döşemelik kumaşı çoktan eprimiş möbleler olmuştur. Bununla birlikte Karay, Boğaziçi'nin yeni zamanlarda bir kez daha gözde bir sayfiye yöresi olmasına değinerek, Boğaziçi'ndeki yenileşmeye karşı çıkmış ve betonun, çimentonun girdiği Boğaziçi'nden geriye hiçbir şey kalmayacağını ısrarla vurgulamıştır. ("Boğaziçi Olduğu Gibi", Tanıdıklarım, 2. bas., 1940). Romancı, bu soy yazılarından başka, Bu Bizim Hayatımız (1950) romanında dünün ve o günün Boğaziçi'ni son güzellikler çerçevesinde kaleme getirmiş, son romanı Sonuncu Kadeh’te (1965) ise Boğaziçi'nden bir hatıralar öbeği sunmuştur. Türk edebiyatına Boğaziçi Mehtapları (1943) ve Boğaziçi Yalıları (1954) gibi eşsiz iki eser armağan eden Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi'nin "bu asrın ilk yıllarında" eski Venedik'i hatıra getirdiği kanısındadır. Özellikle yalı mimarisinin ışığa ve loşluğa bir arada açılışı,yelpazelenişi üzerinde durur. Yalının Boğaz'ı seyretmeye ayrılmış ön odalarında ışıklar içeriye sıçrayarak yansılarıyla daima aydınlık ve gölge oyunları meydana getirmektedir. Bu aydınlatışlar ve gölgelendirişler kimileyin duvarlarda, döşemede, tavanda ya boyuna bir ırmak gibi akarlar ya da rüzgarla ürpermiş tenin çağrışımlarını uyandırırlar. Boğaziçi bir yönüyle sanat bucağıdır. Abdülhak Şinasi sözgelimi musiki dinlemeyi rüya görmeye benzetir. Çalgı sesleriyle, insan sesleriyle kurulacak gönül bağı, tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi, anılarımızı, dahası, yaşamamış olduğumuz hayatların anılarını da devşirerek bizi yepyeni manzaralara, hislere, ruh iklimlerine alıp götürecektir. Musiki fasılları ay ışıklı gecelerdedir. Kimileyin de sularda ufak, kesik ışık parçaları menevişlenir, ay ışığıyla yarışır. Sayısız küçük dalgalanış, yazarı ışıktan ve altından mini mini yelpazelerin boyuna açılıp kapandığı izlenimine çeker. Bununla birlikte korunma imkanlarından yoksun bırakılmış Boğaziçi'nde doğadan mimariye, eşyadan ruh iklimine her şey özelliğini ve değerini yitirecek, Boğaziçi ürkünç bir yıkıma sürüklenecek, güzellik gibi duyarlık da geçmiş zamanda kalacaktır. Şair Nigar Hanım kimliğinde Boğaziçi insanını, yaşayışı, giyim kuşamı, duyumsayışlarıyla eksiksiz tanımlayan Abdülhak Şinasi, 1950 sonrasında bir "Boğaziçi Müzesi"nin kurulmasını önermiş, bu önerisi dergi sayfalarında unutulmuş yazıları arasında kaybolup gitmiştir.
20. yy'da kaleme aldığı bazı romanlarında Hüseyin Rahmi Gürpınar, Boğaziçi bitki örtüsünün nasıl tahrip edildiği, Maslak yolunun açılışı örneğinde olduğu gibi, yanlış bir şehircilik anlayışına nasıl kurban gittiği üzerinde durmuş, yetkili çevreleri çok önceden uyarmayı denemiştir. Aynı yaklaşımı mimari açıdan Haluk Şehsuvaroğlu'nun yalılara ve Boğaziçi mimarisine ilişkin pek çok yazısında görmek olasıdır (Boğaziçi'ne Dair, 1986).
Boğaziçi, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın özellikle Huzur romanında (1949) ve "Yaz Yağmuru" hikayesinde (Yaz Yağmuru, 1955) bütün bir kültür birikimiyle belirir. Huzur'da "Boğaz'ı tatmak" ülküsü, yaklaşmakta olan yıkımları sezmekten doğmuş bir kaçış gibidir. Mehtapsız gecelerde, kayık ışıkları denizde bir "ışık operası" meydana getirir. "Şehrayin" den, "musiki cümleleri" nden söz açan Tanpınar, "ışık operası" yla noktalar lüfer avını. Böylece, Boğaziçi'nde alaturkayla alafranga kucaklaşır. Burada "her şey" bir akistir. Boğaziçi, Büyükada'yla oranlanır. Ada, imparatorluğun çöküş döneminde birdenbire "oluvermiştir". Boğaziçi'ne gelince, bu özel uygarlık beldesi köy köy, hep yaşamış; kimi zaman servetle boğulmuş, kimi zaman da "çarşı ve pazarını kaybedip" yoksul düşmüştür. Değişen modalar karşısında kimliğini korumaya, yitirmemeye elden geldiğince özen göstermiştir. Beş Şehir'de (1946) Boğaziçi'ni bir uçtan bir uca tarayan Tanpınar, burada hep küçük ve güzel camileri, kireç sıvalı duvarları, küçük mescitleri, ayna taşları kırık bile olsa göz okşayan çeşmeleri, yıkık yıprak, ama ölüm korkusunu silen geniş ve dik yokuşlu mezarlıkları, iskele kahvelerini, daha birçok şeyi daima "bir sedef rüyası içinde" görür. Nihayet yazar, sönüp gitmekte olan Boğaziçi'ni de üzüntüyle saptayıp, bunda, düzyazının ve resmin Osmanlı-Türk uygarlığındaki cılızlığına bağlanacak sebepler bulur. Dünkü görünümünü bilemediğimiz yalılar, sözgelimi, deniz kıyısı lokantası olmuşlardır ("Yaz Yağmuru"). Yalının geniş taşlığı, şimdi lokanta müşterisinin oturduğu kısımdır. Bununla birlikte o loş taşlık, gevşek döşeme tahtaları geçmişten konuşmaktadır: Deniz çırpıntılarla yalıyı yaladıkça, yeşil ve camkesiği ışık yansımaları döşemeden sızarak tavanda yansılar dalgalandırır. Fakat bu deniz, "suda hafif eleğimsağma perdeleriyle çalkalanan mazot ve benzin lekeleri" nin denizidir. Her tür süprüntü, artık denizde yüzer. Bir motor "durmadan yalının önünde kavisler" çizmektedir; ses, gürültü dinginliği çalıp götürür. Boğaziçi, besbelli, kalabalık bir şehrin bütün açgözlülüklerine terk edilmektedir.
Ziya Osman Saba, hikayelerinde (Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, 1952; Değişen İstanbul, 1959), Boğaziçi'nde çocukluğuna ilişkin gelgeç birkaç görüntüyü anar ve zamanın geçişini adeta dondurur: O zamanın Bebek Bahçesi'nde bir de patinaj sahası vardır. Çiftler dans ederek patinaj yaparlar. Çimento üstünde "uzun, geniş etekleri, ince belleri, şişkin göğüsleri, büyük ve tüllü şapkalarıyla uçan, uçuşan" bu madamlar, matmazeller ve kavalyeleri Boğaziçi'nde azınlık yurttaşlarına işaret eder. Ziya Osman Saba, Boğaziçi'nin bahçelerinde ve lokantalarındaki Rum, Ermeni azınlık kültürünün izdüşümlerini saptar; nihayet Şirket vapurlarının renkli bir tasvirine girişir. Samiha Ayverdi, Boğaziçi'nde Tarih' te (1966) Boğaziçi'ni yüzyılların yolculuğuna geri götürür, gelgitli bir anlatımla, imparatorluğun Boğaziçi tarih sahnelerini canlandırır. Peyami Safa'nın Biz İnsanlar (1959) romanı, Oktay Rifat'ın Birtakım insanlar (1961) oyunu, Attila İlhan' ın Aynanın İçindekiler roman dizisi, Haldun Taner'in bazı öyküleri, Boğaziçi'ne yakın tarih açısından usta işi sahnelerle yer verir. Oktay Rifat, Yeni Şiirler' inde (1973) oldugu gibi Bir Kadının Penceresinden (1976) romanında da tekrar tekrar Boğaziçi'nden konuşmayı gereksinmiştir. Salah Birsel Boğaziçi Şıngır Mıngır'da (1979) beldeyi kişiler, olaylar, yakın tarihin yaşantıları açısından tahlil eder. Kerime Nadir Romancının Dünyası'nda (1981) Boğaziçi'nde geçen kişisel anılarını da devşirmiştir.
Boğaziçi günümüz edebiyatının seçkin iki yazarına da esin kaynağı olmuş; Leyla Erbil "Vapur" öyküsünde (Gecede, 1969) baştanımaz, isyankar bir vapur motifiyle yakın tarihin zümreler ve toplumsal katmanlar açısından Boğaziçi'nde bir tahliline girişmiş, Bilge Karasu ise "Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin"de (Kısmet Büfesi, 1982) karmaşık cinsel süreçlerle yıkık yıprak bir Boğaziçi yalısını, yalının rıhtım ve bahçesini kaynaştırmıştır.
|
| 09 Aralık 2009 Çarşamba |
|
|
|